
Çağdaşları kendisine "Zamanın eşsizi" anlamına gelen "Bediüzzaman" lakabını takmışlardı. Ama yine de onu layıkıyla anlayamadılar.
Onu memleketinde de pek anlayamadılar. Kabına sığmayan bu büyük dimağ, uzunca bir süre çocuk yaşta icazet düzeyine ulaşmanın dayanılmaz yalnızlığını çekti. Ardından kıskançlık oklarının hücumuna uğradı. En sonunda yerini yurdunu bırakıp Van'a gitti. Orada Vali Tahir Paşa gibi ciddi bir muhatap bularak teskin oldu. Tahir Paşa, bu gence gereğiyle anlayan bir kaç aydından birisiydi. Van'ı O'nun gibi biri için dar bulacak ve eline resmi makamlara hitaben yazılmış bir mektup tutuşturup İstanbul'a yollacayaktı. O günün İstanbul'u hilafet merkezi olarak, İslam dünyasının en iyi dimağlarını barındırmaktaydı.
İstanbul'a geldiğinde yaşı otuz civarındaydı ve 2. Meşrutiyetin hemen öncesiydi. Kısa bir zamanda "Şarkın yalçın kayalıklarından kopup gelen ateşin bir zeka" olarak tanındı. Ama yine pek anlaşılamadı. Herkes "Çöküşe doğru yol alan Osmanlı'yı nasıl kurtarırız?" sorusuna cevap arıyordu. Onun yaklaşımıda bu çerçeve dahilinde anlaşıldı. Onların bu çerçevesini aşan, çok daha geniş ufuklara yönelen bir insan olduğunu anlayanlar çıkmadı.
Sultan Abdülhamid de onu anlayamadı. Yazdığı bir dizi yazıda "hürriyet" isteyen, imanın hürriyeti gerektirdiğini söyleyen, baskıcılığın ise insaniyete ve İslamiyete zıt bir durum olduğunu vurgulayan bu açık yürekli insanın ne demek istediğini Sultan dahi anlayamadı. O padişaha hitaben yazdığı bir yazıda, açık yüreklilikle "Etrafını hafiyelerin ve dalkavukların sardığı değerini kaybeden Yıldızı Üniversite yap" çağrısında bulundu. Ama Abdülhamid bu samimi çağrıyı kavrayacak durumda değildi. Onun bu teklifini, içtenliğine geniş vizyonuna ve medeni cesaretine değil de aklından zoru oluşuna yordu. Böylece "Bediüzzaman" "Garibüzzaman" oluverdi. Saray tarafından Akıl hastanesine gönderilince, tımarhane doktoruda şaşkınlık geçirdi. "Eğer bu adam deliyse, dünyada akıllı adam yoktur." dedi doktor. Bu diri aklı bu samimi yüreği ne yazik ki Sultan Abdülhamit te anlayamadı. Belki anlasaydı, kendisinin ve Osmanlının sonu farklı olabilirdi.
Onu T.C.'yi kuran kadrolarda anlayamadı. Israrlı davetler sonucu 1922 Kasımında geldiği Ankara'da herkes zafer sarhoşluğu içindeydi. Ama o Yunan ordusunun yenilmesine karşılık,Yunan fikriyatının beyinlerde kol gezdiğini hissetti. Israrlar sonucu geldiği Ankara'da İslam adına yürütülen bir savaşı yöneten meclis üyelerinin çoğunluğunu namaza lakayt kaldığını görerek, Namazın önemini anlatan bir beyanname okutmuştu. Ancak Mustafa Kemal'de onu anlayamadı. İlk iş olarak namazla ilgi beyanname verilmesi Mustafa Kemal tarafından " Bunca mühim iş arasında abesle iştigal" olarak değerlendirilince, karşılığında "İmandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir." gibi beklemediği sert bir cevapla karşılaştı.
Onu diğer Cumhuriyet idarecileride anlamadılar. Şeyh Said isyanından sonra Takrir-i Sükun adına devlet terörü estirilirken, İsim benzerliğini bahane ederek onu Trabzona sürgüne gönderdiler. Daha sonra da Burdur'un en ücra ve fakir mahallesine sürüp defterini dürdüklerini zannedenler, tek odalı bir hanede " Nur'un ilk Kapısı" nı yazacağını nereden bilsinlerdi. Bu kez de onu hesabını kesin kes göreceklerini umdukları bir yere, kuş uçmaz kervan geçmez dağ köyü Barla'ya sürdüler.
Birilerinin onu yaşarken diri diri gömmek istedikleri Barla'da, umulmadık bir diriliş görüldü. Göl kenarında, dağlarda, bayırlarda bir bahar mevsiminde Rum süresinin 50. ayetinin tefekkürü ile meşgul olan bu ihtiyar Alim, çok geçmeden "Haşir Risalesi" ni yazdı. Öldükten sonra dirilişi "Madem dünya var, elbette ahiret var." diye özetlediği güçlü bir mantık kurgusu içinde ispat eden bu eser, asırlardır yerinde sayan ve özellikle son iki asırda Batı karşısında özür dileyici, ürkek bir atmosferi soluyan İslami tefekkür açısından da bir diriliş müjdacisiydi. Bu eseri aynı çizgide yürüyen, referans noktası olarak Kur'an'ı alan, Kur-an'ın iman esaslarına delil ve şahit gösterdiği kainatı ve fıtratı konuşturan başka risaleler takip etti.
Bediüzzaman'ın bu çıkışı karşısında bocalayanlar, Harf devrimi ile onu köşeye sıkıştırmaya çalıştılar. Artık İslam harfleriyle kitap yayınlamak yasaktı. Buna karşılık okudukları risalelerden aldıkları iman gücüyle, O'nun talebeleri risaleleri elle çoğaltmaya başladı. Müthiş bir sabır ve azimle teker teker elle yaza yaza çoğaltılan bu risaleler her yere yayıldı ve bir tesbite göre altıyüzbin nüshayı buldu.
Bu kez şahsını karalama yolunu denediler. Bu da onun anlaşılamadığını gösteriyordu. Zaten " Kendimi beğenmiyorum,beni beğenenleride beğenmiyorum." diyen biriydi. Hele hele, onun dikkati kişiye değil esere yönelten ve muhataplarına, kendi fani ve kusurlu şahsını bırakıp yazdığı risalelere yönelmelerini isteyen, şahsını ziyarete gelenleri zaten geri çeviren ve onlara " Yazdığım risaleleri okumakla benimle on defa görüşmüş olmaktan daha fazla istifade edersiniz" diye mesaj gönderen biri olduğu düşünülürse..
Bediüzzaman'ın tavrındaki incelikler, daha sonra hakkında araştırma yapanlarca, "Cumhuriyet idarecileri aciz bırakan" ve "Cumhuriyet kadrolarının hesaplarını boşa çıkaran" şeklinde yazılacaktı. Ne yazik ki Bu kadar derin araştırmaya girenlerin çoğu da onu anlayamadı.
Onun tavrını ve tarzını satranç oyununu andırır bir hamleler ve karşı hamleler süreci içerisinde sunuyorlardı. Anlayamadılar ki; onun yaklaşımını belirleyen ubudiyetti, hikmetti, ihlastı, rıza-yı ilahi idi ve samimiyetti.
Bu günlerde Risale-i Nur Külliyatı ona yakın yayınevi tarafından yayınlanıyor ve her yıl baskı üstüne baskı yapıyor. Hemen hemen tamamı İngilizce ve Arapçaya çevrildiği gibi, belli bazı risaleler 40'a yakın yaygın lisana tercüme edilmiş bulunuyor. Türkiye ile birlikte dünyanın her bölgesinde değişik dillerde risaleler okunduğu gibi, İnternet siteleri vasıtasıyla milyonlarca insana ulaşıyor. Hakkında uluslararası sempozyumlar düzenleniyor, kitaplar yayınlanıyor. Bir çok üniversitede akademik araştırmaların konusu oluyor. Gazete ve dergi sayfalarında umulmadık isimlerin dahi onu söz konusu ettiği yazılar boy gösteriyor. Ama Bediüzzaman'ın layıkıyla anlaşıldığını söylemek, tüm bunlara rağmen pek mümkün gözükmüyor.
O çağına teslim olan değil, çağıyla hesaplaşan bir insandı. Ama " Çağımızın yetiştirdiği büyük isimler" arasında anılıyor.
O yazdığı Risale-i Nur eserlerinin " Ne doğunun ilminden nede batının fenlerinden değil, Kur'an'ın sunduğu imani derslerden doğdu." ğunu söylemişti. Ama "Doğunun yetiştirdiği büyük bir sima" olarak sunuluyor.
Ve onu anlamaya dönük çabalar, kendi anlayışını ona giydirmeye yönelik başka kimi çabalarla gölgeleniyor. Çoğu insan ona kendi paradigmasını yamamaya çalışıyor. Kimi Türkçü ya da Kürtçü milliyetçiliklerin izinde onu yorumluyor. Kimi ilerleme ve kalkınma uğrunda, kimi milli birlik ve beraberlik peşinde, kimi modernleşme, kimide Osmanlıcılık çizgisinde...
Tüm bu eğilimler içinde yorumlandığında ise, o anlaşılmış olmuyor, olsa olsa yanlış anlaşılıyor. Paha biçilmez bir mücevher, demirciler çarşısına düşürülmüş oluyor.
Hele bir de Bediüzzaman'ın; dikkatlerin kendisine değil Risale-i Nur'a yönelmesini ısrarla istediği halde, tam tersinin tercih edildiği hesaba katılırsa...
Metin KARABAŞOĞLU








