
Hristiyan ilim adamı olmasına rağmen, Bediüzzaman'dan etkilenen Prof. Dr. Ian Markham, “Hıristiyanlar Said Nursî'den Neler Öğrenebilir?” konusunda çalışmalar yapıyor.
ABD Hartfrof Seminary'den Prof. Dr. Ian Markham Dini konularda araştırmalarda bulunmak ve Tevhid dini mensuplarının dinsizliğe karşı birlikte barış içinde hareket edebileceği düşüncesini açıklamak üzere defalarca Türkiye'ye geldi. Burada katıldığı sempozyumlarda Bediüzzaman Said Nursi'yi Aziz Paul ve John Hick ile karşılaştıran Prof. Dr. Ian Markham ‘Allah'ın samimi bir kulu olmayı da Said Nursi'den öğrendim' dedi. Markham'ın Bediüzzamanla ilgili, Prof. Dr. İbrahim Özdemir ile birlikte Risale-i Nur eserlerinden yararlanarak yazdıkları "Globalization, Etnics and İslam " adlı birde kitabı bulunuyor.Prof. Dr. Ian Markham “Hıristiyanlar Said Nursî'den Neler Öğrenebilir?” başlıklı orijinal tebliğinde kendisinin bir Hıristiyan teolog olarak Said Nursî'den üç şeyi öğrendiğini söyledi ve şöyle devam etti:
- Kendimi öğrendim.
- Daha iyi dindar olmayı öğrendim.
- Allah'ı daha derinlemesine tanımayı öğrendim.
Prof. Dr. Ian Markham, araştırmaları sonucunda Bediüzzaman'ın eserlerinde Tevhid inancının mükemmel bir şekilde izah edildiğini ve Hristiyanlar ile Müslümanların birlikte barış içinde yaşayabileceklerine dair olumlu fikirler edindiğini söyledi. Dinlerarası diyalog çalışmalarından çok ümitli olduğunu ve güzel neticeler elde edildiğini belirten Markham, Bediüzzaman ile ilgili çalışmalarında şu görüşlere yer verdi.
Bediüzzaman (asrın harikası anlamına gelir) Said Nursî'nin hayatı (1873-1960) halifelik ve Osmanlı İmparatorluğunun çözülme yıllarına, Birinci Dünya Savaşı'nın trajedisine, 1923'te koyu laikliğe olan bağlılığın ilk etkileriyle Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasına kadar birçok tarihî değişime tanık olmuştur. Onun başlıca muhatabı (hem laik, hem de Hıristiyan olarak gördüğü) Batı ve İslâmın birçok değişik formlarıydı. Yahudilik, özellikle Said Nursî'nin düşünce yapısından dolayı eserlerinde sadece belirli yerlerde geçer. Risale-i Nur'un başarısının, İslâma hem hakikati benimseyecek bir yaklaşım getirmek, hem de, dinsel çeşitliliği hoş görmeyi sağlamak olduğunu gösterebilirim. Bu Said Nursî'nin müteakiben döneceğimiz düşüncesidir.
Nursî'nin fikirlerindeki üç özelliği :
Birincisi, Said Nursî kendisini İslâmın doğruluğuna ve başkalarına bu doğruyu anlatmaya adamıştır.
İkincisi, Said Nursî kendi geleneğinde diğer inanç gelenekleriyle birlikte uyumlu olmanın önemini gösteren birçok delil bulmaktadır.
Üçüncüsü, Nursî, Müslümanların gayr-ı Müslimlere karşı şiddete başvurmalarının İslâmdaki özgüven eksikliğini gösterdiğine inanır. İmanı güçlü, özgüvenli Müslümanlar şiddete başvurmaya ihtiyaç duymazlar.
Birinci özelliğe dönersek, Nursî için İslâm sadece kültürel bir seçim değildir. Onun yerine İslâm Allah'ın varlığının ve Allah'ın insanlardan istediklerinin son, kesin ve en nazik tarifidir. Bundan dolayı, Nursî Hz. Muhammed'in öneminden şöyle bahseder:
“Rahmânü'r-Rahîmden, Arş-ı Âzamdan gelen Furkan-ı Hakîmin kendisine indiği Efendimiz Muhammed'e, ümmetinin hasenatı adedince milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun. Risaleti Tevrat, İncil ve Zebur'da müjdelenen; nübüvveti irhâsâtla, cinlerin hâtifleriyle, insanlık âleminin evliyalarıyla, beşerin kâhinleriyle müjdelenen; bir işaretiyle ay parçalanan Efendimiz Muhammed'e, ümmetinin hasenâtı adedince milyonlar salât ve selâm olsun.”
Bu dine bağlılığın temelinde, Hz. Muhammed'in ahlâkı ve onun Tevrat ve İncil'le olan ilişkisi hakkında kesin hakikatler bulunduğunu belirtmek gerekir. On Dördüncü Reşha'da Said Nursî dikkatini Hz. Muhammed'den Kur'an'a çevirir:
“İşte, Rabbimizi bize tarif eden Kur'ân-ı Hakîm: şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi; şu sahâif-i arz ve semâda müstetir künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşafı; şu sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikın miftâhı; şu âlem-i şehadet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliyenin hazinesi; şu âlem-i mâneviye-i İslâmiyenin güneşi, temeli, hendesesi; âlem-i uhreviyenin haritası; Zât ve sıfât ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı nâtıkı, tercüman-ı sâtıı; şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi, hikmet-i hakikîsi, mürşid ve hâdîsi; hem bir kitab-ı hikmet ve şeriat; hem bir kitab-ı dua ve ubudiyet; hem bir kitab-ı emir ve davet; hem bir kitab-ı zikir ve marifet gibi, bütün hâcât-ı mâneviyesine karşı birer kitap ve bütün muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib olan evliya ve sıddıkînin, asfiya ve muhakkikînin herbirinin meşreplerine lâyık birer risale ibraz eden bir kütüphane-i mukaddesedir.”
Said Nursî, İslâmın doğruluğu konusunda son derece mantıkî delillerin olduğuna inanır. Kur'an'ı okuyan hiç kimsenin metnin özündeki ilahiliği kabul etmekten kaçamayacağı fikri Said Nursî'nin eserlerinin bir çok yerinde yer almaktadır. Hakikaten de, Kur'an'ın okuyucu üzerindeki etkisi o kadar büyüktür ki, Nursî onun İlahî kaynağını savunurken bir “reductio ad absurdum (yanlış olanın çürütülerek hakikatin ortaya çıkarılması)” yöntemi kullanır. Halkın Kur'an'ın diğer bütün kitaplardan farklı olduğunu tam açıklayamasa da kabul ettiğini şöyle açıklıyor:
“Öyleyse, ya Kur'ân umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ Şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyleyse, Kur'ân umum kitapların fevkindedir; öyleyse mucizedir. Öyleyse, bizzarure ve bilâşüphe, Kur'ân Hâlık-ı Kâinatın kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhaldir ve olamaz.”
Said Nursî, John Hick'in aksine kendi geleneğine olan güçlü bağlılığıyla yola çıkar. Nursî, İslâmın hakikat olduğuna inanır. İslâm, sadece onun için değil bütün dünya için bir hakikattir. Nursî'nin kapsamlı eserlerinde, Allah hakkında birçok hakikatin olduğunu ve Kur'an'ın bu doğrulardan biri olduğuna dair bir açıklamaya rastlamayız. Risale-i Nur'da hiçbir postmodern kültürel izafiyet yok. Nur Talebelerini yetiştirmenin önemi anlatırken bunu apaçık yapıyor. Diyor ki:
“Kur'an ehl-i kitaptan iman edenleri tahsisle şereflerini ilân; ve imana gelmeyenleri imana şu âyetle teşvik ediyor: ‘Onlar sana indirilen Kur'ân'a da, senden önceki peygamberlere indirilen kitaplara da inanırlar. Onlar, âhirete de kesin olarak iman etmiş kimselerdir.' (Bakara, 4) Bu âyet, şunu anlatmak ister: ‘Ey ehl-i kitap! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur; size ağır gelmesin. Zira, size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlerinin kavaid-i esasiyelerini cem etmiş olduğundan usulde muaddil ve mükemmildir. Yani, tâdil ve tekmil edicidir.”
Said Nursî'nin İslâmın tüm dünyadaki tek hakikat olduğunu savunmasıyla ilgili olarak, bu paragrafta iki yorum daha görebiliriz. Bunlar: Müslüman olmayanları İslâma dönmeleri için davet etmek ve bir anlamda Kur'an'ın Hıristiyanlık ve Yahudiliği tamamladığı inancıdır. Bu “ifa teolojisi”, Karl Rahner'ın Hıristiyanlık ve Hıristiyanlık dışı inançlar arasında kurduğu bağlantıda da bulunabilir.
Nursî fikirlerinde İslâmî bir yenilenme ister; Müslümanların bu gücü kendi geleneklerinden çıkarmalarını ister. Bunu yaparken Allah arayışında olanları çekmek için delillerin sağlamlığının ve gerekçelerin yeterli olduğuna inanır. O bunu, “sözlü cihat” veya “maddi olmayan cihat” olan manevî cihat olarak adlandırır. Cihadın maddi olmamasının nedeni olarak, başarının şiddete başvurmaktansa, Allah'a güvenerek fikirler vasıtasıyla barışçıl bir yolla elde edilebileceğini gösterir. Said Nursî'nin inandığı Allah, Müslümanların samimi dualarıyla mucizeler yaratabilir. Böylece diğer geleneklerin savunucuları söz konusu olduğunda Nursî İslâmın güzelliğini ve tutarlılığını gösteren şiddet karşıtı delillere başvurur. Nursî, İslâmda bütün imanlı Müslümanların ittifak halinde bulunmasının bir yükümlülük olduğunu ifade eder. Şöyle der:
“Haricî düşmanın hücumunda dahilî münakaşâtı terk etmek ve ehl-i hakkı sukuttan ve zilletten kurtarmayı en birinci ve en mühim bir vazife-i uhreviye telâkki edip, yüzer âyât ve ehâdis-i Nebeviyenin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve teavünü yapıp, bütün hissiyatınızla, ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette meslektaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifak ediniz, yani, ihtilâfa düşmeyiniz. ‘Böyle küçük meseleler için kıymettar vaktimi sarf etmektense, o çok kıymetli vaktimi zikir ve fikir gibi kıymettar şeylere sarf edeceğim' deyip çekilerek ittifakı zayıflaştırmayınız. Çünkü bu mânevî cihatta küçük mesele zannettiğiniz, çok büyük olabilir.”
Yine burada dikkate değer bir iddia yer almaktadır. Bununla birlikte, İslâmî cemiyette dindar bir hareket olarak anlaşmazlıklardan ve çekişmelerden kaçınmaya teşvik ederken, Nursî böyle yapmanın da yanlış olacağını ısrarla savunur. Bu fikirleri dinî bir görev olarak yerine getirmek bizim ahlâkî cihat kavramının işaret ettiği anlaşmazlık vurgusunu bilmediğimizi gösterir.
Nursî çoğulculuk gerçeğini (örneğin birçok dinî gelenekler olması) ve İslâmî cemiyetin içinde ve dışındaki anlaşmazlığın kaçınılmaz olduğunu kabul eder. Ancak, onun tutumu “İslâmın diğerleri arasındaki tek hakikat” olmasından ziyade (John Hick'in metodu), kendine özgü iddiaların ve inançların kabul edilmesini sağlayacak çok daha derin bir imanı sağlamaya çalışır. Nursî, yenilenmenin bir parçası olarak Müslümanların plüralist dünyaya uyum sağlamalarını kolaylaştıracak İslâmî inanç konusunda, Müslümanların yeterli özgüvene sahip olmalarını ister.
Hakikî bir Müslümanın, fikirleri sağlam olan diğer geleneklere de uyum sağlayabileceği düşüncesiyle ilgili olarak burada bir yoruma girilmelidir. Nursî, gerçek Müslümanların kötü nesiller yetiştirdiğine dair birçok laik eleştiriyle karşılaşmıştır. Nursî buna karşı şu fikri savunur: Laik düzenin teslimiyetçi Müslüman olan vatandaşlar istememesi görüşüne katılmak yerine, en iyi örnek vatandaşları bu hakiki Müslümanların yetiştireceğini savunur. Onlar devlet düzeni için bir tehdit unsuru değildir; onların devleti yıkmaya ihtiyaçları yoktur. Hutbe-i Şamiye'de şöyle der:
“Şimdi istediğimiz nokta, mü'minlerin teveccühleri ve teyakkuzlarıdır. Teveccüh-ü umumînin tesiri inkâr edilmez. İttihadın hedefi ve maksadı i'lâ-yı kelimetullah ve mesleği de kendi nefsiyle cihâd-ı ekber ve başkalarını da irşaddır. Bu mübarek heyetin yüzde doksan dokuz himmeti siyaset değildir. Siyasetin gayrı olan hüsn-ü ahlâk ve istikamet ve saire gibi makasıd-ı meşruaya masruftur.”
Nursî her seferinde, çeşitlilik ve anlaşmazlığı sorgularken, Batıdaki Hıristiyanlığı savunan ilahiyat dallarının fikirlerini şekillendiren şüpheci yaklaşımı kullanmak yerine, derin bir Allah sevgisi ve Kur'an'ın yüce kelamı üzerinde ısrarla durur. Nursî için çeşitliliği ele almanın en güzel yolu yarı-agnostisizm değil iman teslimiyetidir."
NurDergi








