
Efendimiz eşsiz bir aile reisiydi.. Kişinin ruh ve beden sağlığı aile içi ilişkilerine bağlıdır. Ailedeki duygusal ortam sevginin, şefkatin gösterilmesi çok önemlidir.
Sözler ve bakışlar ile de gösterilmesi gereken sevgi ve şefkatin en sıcak şekilde gösterilme yollarından biri de öpme, dokunma gibi fiziksel temastır. Sevgi dili kişiden kişiye değişir ve kişi sevgiyi ne şekilde görmüşse ancak o şekilde gösterebilmektedir.
Kişi söz ve beden diliyle sevgi göremediğinde sevildiğini belki yine düşünerek anlamakta; fakat sevginin kendisine gerektiği şekilde ifade edilmemesinin eksikliğini hep içinde taşımaktadır. Kişinin günlük streslerle başa çıkabilmesi de aile içinde gördüğü sevgi ve saygıya bağlıdır. Sevginin beden dili ile gösterilmesine her yaşta ihtiyaç duyulurken küçük çocuklar bilindiği gibi buna daha da çok ihtiyaç duyarlar.
Çocuklara yakın ilgi göstermek, onları dinlemek, sevmek, okşamak duygusal zekalarının yüksek olmasını da sağlar. Aile içinde esprili yaklaşım, ölçülü şaka ve latife de aile üyelerinin iyi bir iletişim içinde olmasını sağlar. Aile yapısının sağlam oluşu, aile üyelerinin geçirdikleri nitelikli beraberlikle de yakından ilişkilidir. Spor, grup oyunları, aile üyelerinin nitelikli beraberlik geçirmelerinin yolları arasındadır. Doğal ortamda bulunmak, dışarıda vakit geçirmek de aile üyelerinin ihtiyaçları arasındadır. Resulullah (sas) bu hayati konularda da bizlere örnek olmuştur.
Allah Rasulü (sas) hanımlarıyla şakalaşmış ve koşu yarışı bile yapmıştır. Meselâ Aişe validemizle yarışmasında bir keresinde Aişe validemiz onu geçmiş, bir süre sonra tekrar yarışmalarında ise Aişe validemizin biraz şişmanlaması sebebiyle Rasûlullah Efendimiz onu geçmiş ve “eh, bir sen, bir ben” diye lâtife yapmışlardır. Ayrıca o devirde kadınlar genelde hiçbir sporla ilgilenmezlerdi. Efendimiz (sas)'in Hz. Aişe ile müşterek hayatlarında en az iki defa bizzat koşu şeklinde yarışa tutuştuğu bilinmektedir.
Peygamberimiz'in sevgi ve vefâsı..
Evlilik fikri arkadaşlık, duygusallık, romantizm, anne babalık gibi pek çok yönü olan bir müessesedir. Eşler ne kadar çok farklı yönün gereklerini bir arada güzel bir uyum içinde sürdürürlerse evlilik de o kadar mutluluk verici olmaktadır. Eşler birbirini ne kadar iyi anlar, birbirinin yerine kendisini ne kadar çok koyabilir, empati gösterebilirse evlilik hayatı o kadar güzel bir şekilde devam eder.
Evlilik hayatında yerine getirilmesi gereken kuralların, eşlerin sorumluluklarının birbirinin hatırlatmasına gerek kalmadan sorumluluk duygusu ile karşılıklı anlayış, rıza ve fedakârlık içinde her iki tarafın gösterdiği hassasiyet ile yerine getirilmesi çok önemlidir. Böylece kişiler evlilik kurumunu sadece kendileri götürdükleri gibi bir duygu içine kapılmazlar. Kendileri ne kadar gayret ve fedakârlık gösteriyorsa aynı şekilde eşlerinin de fedakârlık gösterdiğinin bilincindedirler.
Bu fedakârlık nicelikten çok nitelik olarak da görülebilir. Evlilik hayatının bir döneminde bazı konularda bir eş diğer eşin hastalık, tahsil, askerlik gibi istisnai durumları sebebiyle daha fazla fedakârlık gösterirken diğer eş başka bir döneminde evliliğin yürümesi için daha fazla fedakârlık göstermek durumunda kalabilir. Duygusal yakınlık bunların problem edilmesini önler. Zira inanan bir kişi, eşi ve çocukları için fedakârlık yaparken bu yapılması gerekenleri asıl kendi mutluluğu, insanlık ve Allah rızası için yerine getirdiğinin bilincindedir.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve eşi Hz. Hatice validemiz sevgi, saygı, fedakârlık ve sorumlulukların karşılıklı rıza ile yerine getirilmesi konusunda hem kendi kızlarına hem de hepimize mükemmel bir örnek olmuşlardır. Hz. Hatice validemiz İslam'ın yayılması sırasında eşine inanma, güvenme ile birlikte maddi manevi her türlü fedakârlık ve destekten kaçınmamış ve huzur dolu yuvalarında 6 çocuk yetiştirmek gibi zor bir sorumluluğu da birlikte yerine getirmişlerdir.
Efendimiz (sas) çok eşliliğin yaygın olduğu o dönemde tek eşlilikle eşine sevgi, vefa ve bağlılığını gösterirken aile birliğini de sağlamış, aynı zamanda eşinin fedakârlıklarını daima takdir ettiğini ashabı arasında dile getirmekten geri durmayarak güzel davranışları sözle takdir etmenin gereği konusunda da örnek olmuşlardır. Bedir Savaşı'nda Efendimiz'in (sas) damadı, yani kızı Hz. Zeynep'in eşi Ebu'l–As da esirler arasında idi. Onun fidye olarak verecek parası yoktu. Ebu'l–As, Mekke'deki eşi Zeynep'e fidye göndermesi için haber yollamış, o da fidye olarak annesi Hz. Hatice tarafından düğün hediyesi olarak kendisine verilen kıymetli gerdanlığı göndermişti.
Efendimiz bu gerdanlığı gördüğü zaman yirmi beş senenin anıları gözünde canlanmış, gözleri yaşarmış ve ashabına bakarak “Bir annenin hatırasını kızına bırakmak gerekmez mi?” demişti. Hepsi de bunu kabul ettiklerinden gerdanlık Hz. Zeynep'e iade edilmişti. Hz. Zeynep eşini kurtarmak için annesi Hz. Hatice tarafından düğün hediyesi verilen gerdanlığı Medine'ye göndermiş olması aile hayatının önemini, inanca saygıyı, sevgi ve fedakârlığı ortaya koymaktadır.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin gerdanlığı görmesiyle gösterdiği duygusal tepki ise bu davranışları desteklediğini gösterirken aynı zamanda 25 sene süren bir yuvadaki duygusal iklimi zihnimizde canlandırmamıza yardımcı olmaktadır. Hayatından ibret levhası Hoşgörü örneği Peygamberimiz, özellikle çocuklara karşı son derece yumuşak davranırdı. Hz. Hasan'ı öpüp okşarken huzuruna bir bedevi geldi.
Bedevi, Efendimiz'in torununu öpüp sevmesine çok şaşmıştı ve “Benim on çocuğum var onlardan hiçbirini öpmedim.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz “Cenab–ı Hakk senin kalbinden merhameti söküp atmışsa ben ne yapayım.” buyurdu ve ilave etti “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” Keza, “Küçüklerine şefkat ve büyüklerine merhamet göstermeyen bizden değildir.” buyurmuştur.
Allah Resulü (sas) problemleri çözmede eşsiz bir insandı..
“Üst üste problemlerin çözüm beklediği asrımızda, bütün müşkülleri, kahve içme rahatlığı içinde çözen Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e her devirden daha çok muhtacız” diyor Bernard Shaw.
Resûl–i Ekrem'in çözmediği hiçbir müşkül yoktur. O, ferdî ve âilevî hangi meseleyle karşı karşıya gelmişse, yine bir Batılının ifâdesiyle, yağdan kıl çeker gibi, gâyet rahatlıkla o meseleyi halledivermiştir. İşte birkaç misal: Kabileler kılıçlarını çekmiş, birbirlerine girecekleri zaman çiçeği burnunda bir delikanlının Kâbe'ye doğru geldiği görülür. Hemen, “İşte meseleyi bu halleder” derler. Öyle inandırmış ve emniyet telkin etmiştir. Ve Allah Resûlü mâlûm olduğu üzere, Hacerü'l–Esved'i büyükçe bir bez içine koyar, kabile reislerini dört bir yanından tutturup, taşı yerine kadar onlara taşıttırır, sonra da bizzat kendisi yerine yerleştirir. Ve böylece müşkül bir meseleyi gâyet rahatlıkla halleder. (Bkz: Müsned, III/425; İbn Hişam, es–Sîretü'n–Nebeviyye, I/160)
Bir delikanlı gelir Rasûlullah'ın huzûruna; arzularının ve beşerî duygularının baskısı altında; yorgun, argın, bitkin bir delikanlı... Zinaya ruhsat istemektedir. Allah Rasûlü onu karşısına oturtur ve sorar: Böyle bir şeyin annene yapılmasını ister misin? Hayır, Ya Rasûlallah! Kız kardeşine yapılmasını ister misin? Hayır, Ya Rasûlallah! Halana ister misin? Hayır, Ya Rasûlallah! İşte, herkesin böyle bir anası, kızı, kızkardeşi vardır. Senin istemediğini onlar da istemez. Sonra Efendimiz, tertemiz elini o gencin sinesine koyar, “Allah'ım günahlarını mağfiret et, ayıplarını setret, kalbini temizle” diye dua eder. Delikanlı kalkar gider. Sahâbî diyor ki: “Aklı kalbiyle beraber öyle ikna olmuştu ki, aramızda ona iffet âbidesi nazarıyla bakardık.” (Müsned, V/256–257)
Peygamberimiz'in (sas) eşsiz vasıfları..
Varlığın özü, yaratılışın en anlamlı nüktesi Hazreti Muhammed'dir (sas). O, yaratılış itibarıyla hem bir ilk hem de son gibidir. Varlık bir şiir gibi O'nun adına yazılmış; vücûdu ise bu manzumenin âdeta en son kelimesi gibidir.
O'nun dünyayı şereflendirmesi, insanlığın yeniden doğuşunun işareti; peygamberliği, eşya ve hâdiselerin aydınlanıp gerçek değerleriyle ortaya çıkmasının vesilesi; hicreti, insanlığın kurtuluş yolu; mesajı da dünya ve âhiret saadetinin köprüsü olmuştur. Mü'min gönüller O'nun sayesinde varlığı bir film gibi izleyip değerlendirebilmiş, bir kitap gibi okuyup yorumlayabilmiş ve O'nun aydınlık ikliminde yollar bulup Hakk'a yürüyebilmişlerdir.
O'nunla gerçek bilgiye uyanan ruhlar, sürekli ebediyet soluklar durur.. O'nu güzel mesajının derinlikleriyle kavrayabilenler, bütün ilimlerin özünü elde etmiş sayılırlar. Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen O hâlâ ufkumuzda yeni doğmuş bir yıldız gibi pırıl pırıl. En güzel dost, en iyi baba Aile efradı arasında, eşi menendi olmayan bir aile reisiydi. Arkadaşları içinde, kardeşçe, yumuşak tavırlarıyla gönüllere girmesini çok iyi bilen bir mürşit ve muallimdi.
Arkasındakileri hiçbir zaman yanıltmayan, hayal kırıklığına uğratmayan eşsiz bir rehberdi. Söz sultanı bir hatip, kalp eri bir rabbânî, muhakeme üstadı bir hâkim; harikulâde bir devlet reisi, bozgunlardan zafer çıkaran bir büyük askerdi. Kur'an onun her şeyi idi Kur'ân O'nun için her şeydi; hava idi, su idi. Silah idi, zırh idi. Kale idi, burç idi ve burçlarda dalgalanan bayrak idi... O, Kur'ân'la soluklanır, onunla bulutlar gibi göklere kadar yükselir, onunla rahmet damlaları gibi yeniden yerdeki varlıkların imdadına koşar, onunla zulmetlerle savaşır, onunla şerlerden ve şerîrlerden korunur, onunla gürler ve onunla ışık olur, her yana yağardı.
Dargınlıklar O'nunla sona erdi Düşmanlıkları yıllar öncesine dayanmış, nefretleri tortulaşmış, kişi, grup, cemaat, kabile, oymak gibi oluşumları kardeşçesine kaynaştırmanız gerekiyor? Nasıl yapabilirsiniz? Bir an evvel haram aylar çıksın da kavgayı başlatalım diyen harâmî zihniyetin hakim olduğu yapıları nasıl dağıtıp, güzellikle hak yola çağıracaksınız? Ya da, kadınları bir mal gibi alıp satan, kız çocuklarını utanıp, gömerek öldüren insanlara İlahi gerçeği nasıl izah edeceksiniz? İki Cihan Güneşi Efendimiz (sas) Allah'ın (cc) yardımıyla bütün bunları çok kısa sürede başarmıştır.
O söz sultanı idi O'nun zirvesinden yükselen öyle gürül gürül bir sesi ve soluğu var idi ki, dost da, düşman da o sese ve soluğa hayranlık duyuyor ve o insanüstü beyân karşısında iki büklüm oluyorlardı. Ashâb-ı Kirâm arasında, Hz. Lebîd, Hansâ, Ka'b, Hassan ve İbn-i Revâha gibi yüzlerce söz üstâdı, Hz. Ebu Bekir, Ömer, Ali, Muâviye, Amr b. As ve İbn Abbâs gibi yüzlerce hatîp, yüzlerce hukukşinâs ve yüzlerce hikmet erbâbı hemen her meselede O'nu üstâd, mürşid ve rehber kabul edip, kutlu sözleri karşısında hayran kalıyorlardı.
Sahabesi O'nun arkasındaydı Onlar (r.anhüm) Peygamber Efendimiz'e (sas), Efendimiz de onlara layıktı. Allah (cc) rızası için birbirlerini seviyorlar, Cenâb-ı Allah (cc) rızası için zorluklara gönül huzuruyla katlanabiliyorlardı. Kader, onları Peygamber Efendimiz'in arkadaşlığına hazırlamış gibiydi. Sahabedeki o bağlılığı ve neşeyi Allah bizim gönüllerimize de duyursun. Amin. Kimseye zorlamada bulunmadı Efendimiz (sas), hiçbir zaman tehdit, cebir, korkutma ve zorlamaya başvurmadan kalplere girmiş, gönüllerin en mûtena yerlerinde taht kurmuş ve bütün şüpheleri izâleyle zihinleri iknâ etmiştir.
Katı kalpler şefkatiyle çözüldü Kalbe ve zihinlere yerleşmiş inançları ve hele saplantıları değiştirmenin ne derece zor olduğu ortadadır; hele, 40 yaşını aşmış insanlara yanlış ve bâtıl inançlarını terk ettirmek çok zordur. Ama, Nebîler Sultanı (sas) bu zorlardan zor işi başarmış, çölün vahşî, inatçı ve kendini beğenmiş insanlarından insanlığın en yüce rehberlerini çıkarmıştır.
Efendimiz (sas), Çocukları kucağına alır, bağrına basardı..
Hz. Peygamberimiz, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin doğduktan sonra onları görmek için daha sık Hz. Fatıma'nın evine gider olmuştu. Onların bakımlarıyla ilgileniyordu, onlarla oyunlar oynuyordu ve sık sık onlara olan sevgisini dile getiriyordu. Nitekim Hz. Peygamber torunu Hasan için, “Allah'ım ben, O'nu seviyorum. O'nu sen de sev. O'nu seveni de sev.” diye buyurmuşlardır.
Usame bin Zeyd Peygamber Efendimiz'in (sas) kendilerini nasıl sevdiğini bize şöyle anlatır:
Resulullah beni alır, dizi üzerine oturturdu. Hasan'ı da öbür dizine oturturdu. Sonra bizi göğsüne bastırır, “Allah'ım bu ikisine rahmet ihsan eyle. Çünkü ben bunlara hayır ve saadet diliyorum.” derdi. (Buhari, Kitab'ul-Edeb, 22)
Resulullah torunu Hasan bin Ali'yi öptüğü sırada yanında Akra bin Habis oturmaktaydı. Akra, “Benim on tane çocuğum vardır, onlardan hiçbirini öpmedim.” dedi. Resulullah ona doğru baktı ve sonra da adeta bize de örnek olacak bir söz söyledi, “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” buyurdu. (Buhari, Kitabu'l-Edeb, 26)
Resulullah, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in gönüllerini namaz, cami ve manevi ilim meclislerinin aşkıyla daha çok küçük yaşlardan itibaren doldurmuştu. Bir gün cemaatle kılınan bir namaz esnasında Hz. Peygamber secdeye varmıştı. Secde o kadar uzun sürdü ki arkasında namaz kılanlar ne olduğunu merak ettiler. Anormal bir şeylerin olduğunu ya da vahyin geldiğini düşündüler. Namaz bittikten sonra bunun sebebini sordular. Hz. Peygamber onların sorusunu şöyle cevapladı:
“Hüseyin, secdeye vardığımda sırtıma çıktı. Evde bu âdeti edindiğinden, onu sırtımdan atamadım ve böylece secde uzun sürdü.” (Buhari, Kitabu's-Salat, 52) Bir başka zamanda ise Resulullah (sas) hutbe vermekte iken Hasan ve Hüseyin gelir.
Üstlerinde birer kırmızı gömlek vardı. Yürüyorlar ve arada bir sürçüyorlardı. Hz. Peygamber minberden indi, onları taşıyarak önüne koydu ve sonra şöyle buyurdu: “Allah'ın, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir sözü, haktır. Şu iki çocuğa baktım. Yürüyorlar ve sürçüyorlar. Sabredemedim ve nihayet konuşmamı keserek onları kaldırdım.” buyurmuştur. (Buhari, Fiten, 20)
Çocukluklarından kaynaklanan ufak yaramazlıklarına rağmen Resulullah, torunları Hasan ve Hüseyin'i camiden, namazdan ve sohbet meclislerinden uzaklaştırmıyordu. Aksine, Hz. Peygamber onların caminin manevi havasından faydalanmalarını sağlayarak gönüllerinde namaz ve sohbet aşkını canlandırıyordu.
Caminin feyzi ve namaz aşkıyla yetişen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin 7-8 yaşlarındayken hatalı abdest alan bir kişiye hatalı abdest aldığını söyleyemeyecek derecede ahlaki olgunluğa ulaşmışlardı. Onun gönlünü kırmak istemiyorlardı.
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den birisi doğru, diğeri hatalı abdest alarak adama “Hangimiz doğru abdest alıyoruz?” diye sormuşlar. Böylece adamın hatasını anlamasını sağlamışlardı.
Fâhr-i Âlem kısa ve öz konuşurdu..
Allah Rasulü daima hüzünlü ve düşünceli idi. Lüzumsuz konuşmaz, çoğu kez susardı. Söze tok başlar, tok bitirirdi (lafı ağzında gevelemezdi). Kısa, öz ve manalı konuşurdu. Kelimeleri tane tane söylerdi. Lüzumundan fazla ve eksik konuşmazdı. Yumuşak huylu idi. Az olsa da nimetleri büyük görürdü. Hakka sataşıldığında öfkelenir ve hakka yardım etmedikçe de öfkesinden dolayı bulunduğu yerden ayrılmazdı. İşaret ettiği vakit bütün eliyle işaret ederdi. Bir şeye hayret ettiğinde elini çevirir, konuştuğunda ellerini bir araya getirir, sağ elinin içi ile sol elinin başparmağının içine vururdu. Öfkelendiğinde yüz çevirirdi, sevindiğinde hafifçe gözlerini kapardı. Gülmesi ekseriya tebessümdü ve gülerken dişleri dolu tanelerini andırırdı.
Efendimiz (sas) in, evdeki hâli ..
Evine kendi işleri için girerdi ve bu mevzuda serbestti. Evdeki zamanını üçe bölerdi: Bir kısmını Allah'a, bir kısmını ailesine, bir kısmını da kendisine ayırırdı. Sonra kendisine ait olan vaktini kendisiyle insanlar arasında ikiye taksim ederdi. Ayırdığı bu süreyi halkın umumi ve hususi işlerine hasreder, onlardan hiçbir şey esirgemezdi.
Ümmetine ayırdığı zaman süresi içinde faziletli kişileri tercih etmek, dindeki derecelerine göre onlarla ilgilenmek âdetlerindendi.
Kiminin bir ihtiyacı, kiminin iki ihtiyacı, kiminin de daha fazla haceti olurdu. Hepsiyle meşgul olur, halkı, kendilerine faydası dokunacak işlere yöneltirdi. Müslümanlar kendi meselelerini sorar, o da onlara yararı dokunacak hususları bildirir, şöyle buyururdu: “Burada olanlar olmayanlara sözlerimi duyursunlar. İhtiyaçlarını bana duyuramayanların isteklerini bana iletiniz.
İhtiyacını sultana iletemeyen birinin bu hacetini ulaştıranın ayaklarına Allah-ü Teala kıyamet gününde kuvvet verir.”
Peygamberin huzurunda lüzumsuz şeyler konuşulmazdı. Konuşulduğu takdirde dinlemezdi. Yanına hayır umarak girerlerdi. Girenlere Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) muhakkak bir şey tattırırdı. Huzurundan çıkanlar hayır kılavuzları olarak ayrılırlardı.
Efendimiz (sas)in, ashabına karşı üslubu..
“Nebi Aleyhisselam, daima güler yüzlü, iyi ve yumuşak huylu idi. Kaba ve katı yürekli değildi. Bağırıp çağırmaz, kötü laf etmez, başkalarını ayıplamazdı. Şakacı değildi. Hoşlanmadığı şeyleri görmezlikten gelirdi. Ondan bir şey uman meyus olmaz, hayal kırıklığına uğramazdı.
Nefsini üç şeyden men etmişti: Münakaşa, mübalağa ve gereksiz konuşmalardan. Şu üç hususta da halk ile münasebeti kesmişti: Kimseyi ayıplamaz, başkasının kusurlarını araştırmaz, sevap ümit ettiği mevzuun dışında konuşmazdı. Konuştuğunda hemdemleri sanki başları üzerinde kuş varmış gibi başlarını eğerek ve dikkatle onu dinlerlerdi.
O konuştuğunda meclistekiler susar, o sustuğunda da halk konuşurdu. Rasulullah'ın huzurunda çekişilmezdi. Ashabının güldüğüne güler, hayret ettiğine de hayret ederdi. Yabancı birisi konuşma ve isteğinde kaba davrandığında sabır gösterirdi. Arkadaşları böyle bir yabancıya çıkıştıklarında kendilerine: “İhtiyaç sahibini gördüğünüz vakit ona yardım ediniz.” buyururdu.
Haktan meyletmedikçe konuşanın sözünü kesmezdi. Övgüde aşırılığa kaçmayanların medihlerini kabul ederdi. Konuşan, haktan saptığında ya sözünü keser yahut kalkıp giderdi.”
Efendimiz (sas), bir tevazu kahramanıydı..
Allah Rasulü (sas) daima kendini insanlardan bir insan olarak kabul etmiş ve hiç kimseden kendini üstün görmemiştir.
Mescid yapımında, diğer insanlar bir kerpiç taşırken iki kerpiç taşıyan; hendek kazımında açlıktan herkes karnına bir taş bağlarken iki taş bağlayan, karşısına gelen ve mehabetinden dolayı sıtmalı gibi titreyen adama, “Kardeşim, korkma, ben de senin gibi, anası kuru ekmek yiyen bir insanım.” (İbni Mace, Et'ime, 30; Heysemi, Mecmeu'z-Zevâid, 9/20) diyen Allah Rasûlü, insanların en mütevazisidir. İşte O'nun nurlu beyanları arasındaki şu ifade ve tablolar bunun apaçık delilleridir: “Beni, Musa b. İmran'a tercih etmeyin!..” (Müslim, Fezâil, 159-160) “Beni, Yunus b. Metta'ya tercih etmeyin!..” (Müslim, Fezâil, 166-167) Hicret esnasında Medinelilerden o güne kadar Allah Rasulü'nü görmemiş olanlar, hep Hz. Ebu Bekir'in elini öpmeye davranmışlar, onu Allah Rasulü sanmışlardı.
Ancak o, eline yelpazeyi alıp Efendimiz'i serinletmeye başlayınca, mesele anlaşılmıştır. Zira Allah Resulü, kendisini Hz. Ebu Bekir'den ayırıcı bir davranışta bulunmuyordu. Mekke'yi fethedip şehre girerken başını o kadar eğmişti ki, başı adeta bindiği hayvanın eğerine eğiliyordu. O şanlı Nebi, o şanlı beldeye işte böyle bir mahviyet ve tevazu içinde giriyordu. Hz. Aişe Validemiz'den rivayet edilen bir hadiste şöyle buyruluyor: “Allah Rasulü evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı.
Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder, ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu.” (Bkz. Buhari, Nafakât, 8; Edep, 40, Tirmizi, Şemail, 78, Sıfatu'l-Kıyame, 45; Müsned, 6/256) O bunu yaptığı sırada O'nun adı cihanın dört yanında anılıyor, herkes O'ndan ve O'nun getirdiği dinden bahsediyordu. O zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar mühim işler arasında bunlara da fırsat bulabiliyordu. Tevazu göstereni Allah yüceltir “Kim tevazu gösterirse Allah onu yüceltir, kim kibirlenirse Allah onun burnunu yere sürter.” (Kenzu'l-Ummal, 3/113; Heysemi, Mecmeu'z-Zevâid, 10/325) buyuran Allah Rasûlü, herkes gibi oturur herkes gibi davranırdı.
Ancak O'nun her hareketi belli bir edep dairesi içinde cereyan ederdi. O, büyüklüğünü, yüzünü secdeye koymak suretiyle gösteriyordu. Tevazu ve mahviyet insana iki kanat olur, onu yüceler yücesi bir âleme doğru kanatlandırır. Allah Rasulü, tevazuu ile ebedlere kadar insanlığın lideri olmuştur. Zaman ve mekanın dar buudlarını aşan bu mümtaz ve seçkin liderin karşısına insanlar çok rahatlıkla çıkar, söyleyeceklerini çok rahatlıkla söylerlerdi. Çünkü kendisi de çok rahat bir insandı.
Tevâzu zillet olmadığı gibi, kibir de vakar değildir. Allah Rasûlü, tevâzusunda da mutlak bir ölçü ve denge içindedir. Herkes O'nu büyük bir rahmet kaynağı görebilir; fakat O şöyle demektir: “Hiç kimse kendi ameliyle cennete giremez.” Sen de mi?” diyenlere cevap verir: “Evet, ben de. Eğer Allah (cc) rahmetiyle beni kuşatmasa ben de cennete giremem.” (Buhari, Rikak 18, Merdâ 19; Müslim, Münafikîn 71, 73, 75, 76) O, işte bu sözü söyleyecek kadar tabii ve fıtrî bir insandı.
Kendisini insanlar arasında bir fert, onlardan bir parça olarak görüyor, öyle değerlendiriyordu. Bir gün Hz. Ömer gelir ve Allah Rasûlü'nden umre için izin ister. Sahabe-i Kiram her işlerinde Allah Rasûlü'nün yanına koşar, iş ve müşkillerini O'na arz ederlerdi. Hz. Ömer de gelmiş ve umre için izin istiyordu. Allah Rasûlü, onun bu talebini geri çevirmediği gibi, Hz. Ömer'i hayatının sonuna kadar memnun ve mesrur edecek bir talepte bulunur: “Kardeşim duana bizi de ortak et.” dedi. Hz. Ömer, bir gün şöyle diyecektir: “O gün dünyalar benim olsaydı, o kadar sevinmezdim.” (İbni Mace, Menâsık 5; Tirmizi, Daavât, 109; Ebu Davut, Vitr 23)
Peygamber sevgidir ..
Nice sevgiler vardır ya sevene ya da çevredekilere zarar verebilir. İnsan öyle bir sevgiye muhtaçtır ki o sevgiyi muhafaza için sevmeyi; ama herkesi memnun edecek sevgiyi aramalı ve öğrenmelidir.
İnsan ilişkilerinde değişik sebeplerle birçok kişiyi sevebilir. Belki bu sevgiler bazen biter, bazen de azalabilir. Öyle birini sevmeli ki sevgilerin yumağı veya sevginin güneşi olsun. Sevgi bağı kurulamadı mı tohumla toprak ürün vermez. Sevgi öyle olmalı ki cezaların özünde de sevgiyi barındırmalı. Sevgi soğuk havada bile ısısını ve tazeliğini ispat etmeli. Karların içinde büyüyen “kardelen”in hayat sevgisi, zor zamanda sevmeye en güzel örnektir. Dinimiz sevgidir, imanımız sevgidir, korkumuz sevgidir. Kısacası her şeyimiz sevgi olmalıdır. Her kapı kapanır; ama sevgi kapısı kapanmaz.
Çünkü “Allah onları sever, onlar Allah'ı sever.” ayeti makbul ümmeti tarif eder. Her şey sevgiye göre ayarlanır. Sevilmesi gerekmeyenleri sevmek sevgiyi yitirmektir. Sevgi kıskandırır, sevgi umutlandırır. Sevgi yaşatır, bazen güldürür, bazen ağlatır. Allah sevgiye davet ediyor. En önemlisi sevginin ispatını istiyor ve yolunu da gösteriyor. “Eğer Allah'ı seviyorsanız.” diyor.
Elçim Muhammed'e (sas) tabi olun. Sevgi ve tebaiyyet. Biri kalpte diğeri amelde. Sevginin hakikati tabi olmanın sırrında gizlidir. Kimlerdir nebiye tabi olanlar? Allah Yusuf Sûresi 108. ayetinde: “De ki: Budur benim yolum. Ben basiretle Allah'a çağırıyorum. Ben ve bana tabi olanlar da aynı çağrıyı yapıyoruz.” Sevenler, din derdi olanlar, davet, beyan, irşad, tebliğ aşkıyla yanıp tutuşanlardır. Sevmeyenler oturup yan yatanlar, çalışmayanlar, ağlamayan, terlemeyenlerdir.
Umutsuz ve ümitleri tükenmiş, kişiliksiz kişilerdir. Sevgi, dikenler arasında gülü beklemek ve müjdelemektir. Nebi (sas); “Müşriklerin soyundan bir olan Allah'a iman edecek nesli bekliyorum.” müjdesiyle, taşlanır ve horlanırken umutları yenilemektedir. Sevgi peygamberdir, sevgi O'nunla sevmek ve onu sevgi muallimi bilmektir.
O'nu sevmeyenler ölsün değil, onu sevmeyenler O'nu öğrensin derdiyle dertlenmektir. O (sas), “Bizi öyle severdi ki” korkardı bize ibadetlerin (teravih) farz olmasından. O bizi çok severdi ki hac her sene mi diyene “evet deseydim” her yıl farz olurdu diyerek zorluktan korurdu bizi. O, önce müjdeciydi. Müjde, seven tarafından sevilene yapılır. Korku ve endişeleri de hep sevgi merkezliydi.
O Allah'ın en çok sevdiğiydi ve Allah'ı en çok sevendi. Biz kavrayamayız O'nun sevgisini. O her namazda “Esselamü aleyke eyyühennebiy” diyerek selamladığımız her ezanda adını tekrarladığımız Efendimiz'dir. Her gün O'nun sevgisiyle başlamalı. Her ezan O'nun sevgisiyle “ezan duasıyla bitmeli”. İşlerimiz O'nun sevgisiyle nurlanmalı. O'nu seven neyi sevmez ki! Nice kendi değerini anlar ve artırır.
Sonra insanları sever, zira O (sas) şu talimatı verir: “İman etmedikçe Cennet'e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz şeyi size söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız.” Selam, sevgi sarayının anahtarıdır. Selam, sevginin tohumudur. Selam, sevginin aydınlık yüzüdür. Selam, cennetin ilk adımıdır. Selam sevginin parolasıdır.
Selam olsun sevene, sevmeyi bilene, sevilene sevgiyi üretene. Selam önce Nebi'ye, selam bize ve Allah'ın salih kullarına olsun. O (sas), “Bizi öyle severdi ki” korkardı bize ibadetlerin (teravih) farz olmasından. O bizi çok severdi ki hac her sene mi diyene “evet deseydim” her yıl farz olurdu diyerek zorluktan korurdu bizi.
NurDergi








