
Ülkemizde, laiklik ile dindarlık Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana sorun olmaktadır. Bunun nedenide, laiklik ile dindarlığın birbirleriyle uyuşmamasıdır.
Birkaç yazıda, Türkiye'de dindar Müslümanlar ile dindarlaşmaya ve kâmil manada din özgürlüğüne karşı olanların (bunlara kısaca laikçi diyeceğim) yıllar boyu sürüp gelen mücadelelerinin seyrini ve safhalarını anlatmaya çalışacağım. Maksadım sonunda bir çeşit iman tazelemedir.
Bizde bir gelenek vardı, Perşembe'yi Cuma'ya bağlayan gece, yatsı namazından sonra imamlar, mihrapta cemaate dönük olarak "iman ve nikah tazelemesi" yaparlardı ve buna da "tecdîd-i iman, tecdîd-i nikah" denirdi. Bu iş de, "Bir hafta içinde ne olur ne olmaz, bilmeden imana veya nikaha bir zarar gelmiş ise yenileyelim, gelmemiş ise güçlendirmiş olalım" diye özetleyebileceğimiz bir gerekçeye dayanırdı. Âmentü okunur, kelime-i şehadet getirilir, tövbe edilir, "eşime vekaleten kendim asaleten onu nikahladım" denirdi. AB'ye girme kararı ve bunun getirdiği değişim, ABD ile dostluk ve işbirliği, çağdaşlaşma, uyum kanunları, laiklik, demokrasi, çoğulculuk kültürü içinde dindarca var olmak ve yaşamak için verilen mücadele, bu mücadelede emr-i vakilerin ağır baskısı ve egemenliği karşısında "neyin korunmaya çalışıldığı" sorusuna verilen cevabın zaman zaman silikleşmesi bir "iman tazeleme" ihtiyacını gündeme getiriyor.
* Önce terimleri açıklığa kavuşturalım.
Farklı kullanımları olsa da ben "laikçi" kelimesini, laisizm ideolojisine (bir çeşit dinine) iman eden, bu ideolojiye bağlanan kimseler için kullanıyorum. Laiklik aslında bir devlet tavrı, din-devlet ilişkisinde "devletin dinler ve ideolojiler karşısında eşit mesafede olması" anlamına geldiği halde laisizm, dinsizliği, dinsizleştirmeyi bir devlet ideolojisi haline getiriyor. Laikliği demokrasinin, insan haklarının önüne geçiriyor ve "kamu hayatında dinin izlerini yok etme"yi amaçlıyor. Başkalarına baskı yapmadan, haklarına zarar vermeden herkesin dinini her alanda yaşaması yerine, dinin yaşanacağı alanı azami derecede daraltıyor, dini görünmez kılmayı hedefliyor.
1946 yılına kadar ülkemizde tatbik edilen laiklik, laikçilik olmuştur. Okullarda isteğe bağlı da olsa din eğitim ve öğretimi yoktur, Kur'an kurslarına ilk okulu bitirmeyenler kabul edilmez, radyolarda Kur'an okunmaz, din anlatılamaz, din görevlisi yetiştirecek bir kurum yoktur, vaiz ve hatipler yalnızca iman ve ibadet konularında konuşabilirler, kılık kıyafette dinin izleri görünmesin diye tedbirler alınır, -bugün de olduğu gibi- dini dernekler kurulamaz, dini neşriyat (kitap, dergi, gazete, broşür vb.) yapılamaz, dindar nesiller yetiştirmek üzere özel okullar açılamaz...
1946'da Demokrat Parti'ye karşı seçimi kaybeden CHP, sandıklarda hile yaparak iktidarı vermez ve parti bu tarihten itibaren halkın din hayatı ile ilgili ihtiyaçları konusunu düşünmeye ve kendi laiklik anlayışına zarar vermeden nelerin yapılabileceğini konuşmaya başlar. Birkaç yıl müzakere edilip "yapalım" dendiği halde erteledikten sonra birkaç yerde, imam ve hatip yetiştirmek üzere kurslar açılır. CHP bundan daha öteye gitmez. DP iktidara gelince "ezanın asıl dili ile okunması, haftada bir gün yarım saat kadar radyoda dini program ve arkasından 1951'de İmam hatipleri açmak gibi faaliyetleriyle laikçilikten mutedil laikliğe doğru bir seyir başlar. Arkadan dergiler, gazeteler, kitaplar şeklinde dini yayın da harekete geçer.
Milli Nizam Partisi kuruluncaya kadar Müslümanların siyasetten beklentileri/talepleri biraz daha din özgürlüğünden ibaretti: Çocuklarımız Kur'an okusun, dinini öğrensin, camilerimiz imamsız, ölülerimiz namazsız ve Fatiha'sız kalmasın, dindarlar itilip kakılmasın...
Erbakan ve arkadaşları tarafından kurulan MNP'den itibaren belli sayıdaki Müslüman, yukarıdakilere ek olarak "ülkenin İslam'a göre yönetilmesi" talebini de dile getirmeye başlamışlardır. Bu talep, yine belli (oldukça az) sayıdaki Müslümanlar tarafından bazı partilerde, vakıflarda, örgütlerde, yayın organlarında toplu veya ferdi olarak dile getirilmiş, ihtiraslı bazı siyasetçiler tarafından da -olmayacağı bilindiği halde ve çoğu kez kapalı kapılar arkasında- propaganda konusu edinilmiştir. Müslümanların masum ve naif dini taleplerinden ve bunların pek az da olsa gerçekleşmesinden rahatsız olan laikçilerin ekmeklerine yağ süren bu politik hata, yılların emek, alın teri, çile ve masrafı ile elde edilen imkan ve hakları da zaman zaman silip süpürmüş veya geriye götürmüştür. Daha kötüsü de laikçilerin eline, inanmadıkları halde kullandıkları bir "irtica" argümanı verilmiş olmasıdır. Aslına bakılırsa Cumhuriyet tarihi içinde, Silahlı Kuvvetler'i aciz bırakacak derecede güçlü olmak şöyle dursun, üzerine gidildiğinde kısa bir müddet içinde yok edilmeyecek/edilmemiş hiçbir irtica eylemi yoktur. Ama bunlar bahane edilerek dindarların elinden alınan haklar, verilmeyen imkanlar, esirgenen hürriyetler saymakla bitmez.
* Laikçiler ve dindarlar..
Laikçiler dinin ortalarda görünmemesi ve zaman içinde ya yok olması veya insan hayatına olan etkisinin asgari düzeye inmesi için çalışırken dindarlar, gerektiğinde demokrasi ve din özgürlüğünden de yararlanarak inandıkları gibi yaşamayı talep ediyorlar. Bu talep iki şekilde tezahür ediyor:
1. Ülkenin hakim değeri İslam olsun, ona inanmayanlar da inandıkları gibi yaşasınlar, ama ayıplar ve günahlar -olacaksa- gizli, erdemler ve ibadetler açık olsun. Halk Müslüman kalarak çağdaşlaşsın; kendi medeniyetini bu çağın insanlığına bir imkan, bir fırsat olarak sunsun.
2. Çoğulcu bir toplum yapısı içinde -ki, bu verili durumdur, yaşanan vakıadır, hemen değiştirilmesi mümkün değildir- dileyen dilediği gibi yaşasın, şiddet ve başkalarının hak ve özgürlüklerine, açık ve kesin zarar verme sözkonusu olmadıkça din özgürlüğü kısıtlanmasın, dindarlar insan hak ve özgürlüklerinden mahrum kalmasınlar.
Müslümanlara ait bulunan bu iki talebin birincisi bir iman meselesi olarak devamlıdır; şuurlu bir Müslümanın başka türlü düşünmesi ve inanması mümkün değildir. Bu inanç ve dâvanın adı "İslamcılık" ise bütün dindar Müslümanlar İslamcıdır.
İkinci talep şart ve imkanlara bağlıdır (zaruret gereğidir). İslam müminleri, güçlerinin yetmediği bir talep ile baş başa bırakmaz, böyle bir talebi mecbur kılmaz. İslam "dini, aklı, malı, hayatı ve nesli" korumayı hedeflemiştir. Bu koruma talepleri arasında bir denge kurulmuştur. Ölülerin din ve medeniyetleri olamayacağına göre önce hayatın devam etmesi gerekir; ümmet (Müslümanların teşkil ettiği toplu veya dağınık kitle) hayatta kalmadıkça İslam da yaşamaz. Bu sebeple hayati zaruret sözkonusu olduğunda din (dinin emir ve yasakları) ertelenir. Hz. Peygamber (s.a.) Mekke döneminde hem ibadet hem de tebliğ (dini yayma) vazifelerini, hayatı koruma ilkesine riayet ederek yürütmüş, "gözlerimizi kapayalım, vazifemizi yapalım, ölürsek şehit, kalırsak gazi oluruz" dememiştir; imkanlar elvermediği sürece tebliği gizli olarak yapmış ve yaptırmıştır.
"Bu uygulama Mekke dönemine ait idi, sonra gelen emirlerle hüküm ve yükümlülük değişti" diyenler varsa da bu yorumun isabetli olmadığı açıktır ve "zarurete dayalı hüküm ve uygulama evrenseldir", değişmez.
Dindar Müslümanlar bir yandan inandıkları gibi yaşamak, diğer yandan çocuklarını Müslüman olarak yetiştirmek ve yakından uzağa bütün insanlara İslam'ı tebliğ etmekle yükümlü olduklarını bilirler; bu konuda bir tereddüt, meşru bir farklı yorum söz konusu olamaz, yapılırsa tutunamaz, genel kabul görmez.
Bu vazifenin yapılabileceği siyasi ve sosyal sistem İslam'a uygundur. Eğer laiklik ve benzeri dayatmalarla Müslümanlar bu kutsal ve değişmez vazifelerini yerine getiremiyorlarsa huzursuz olurlar, çare ve çıkış yolları ararlar. Zaruret icabı uyum göstermeleri, eksik vazife ve mahrumiyetlere katlanmaları geçici olur.
Çoğulculuk, demokrasi, laiklik, AB, ABD ve diğer ötekilerle işbirliği, İslam ülkeleri ile bütünleşme konusundaki gevşekliğin devam etmesi hep imkan ve şartlar gereği tahammül konusudur; meşhur deyişle ehven-i şerdir.
* Şimdi bu kavramları İslam'a göre değerlendirelim.
Laikçilik anlayış ve uygulaması bakımından eski ve yeni CHP arasında bir fark yoktur; ancak yenisinin elinde, eskide olan imkanlar mevcut değildir. Bu parti, Cumhurbaşkanı, bazı üst rütbeli bürokratlar, sayısı oldukça kabarık olan akademisyenler, birkaç sendika ve halkın az bir kısmı laikçilikten yanadırlar; hedefleri dinin tesirini insan hayatından silmektir. Dine karşı değilse de dindarlaşmaya karşı savaş halindedirler. Hemen işaret edeyim ki, dindarlaşmaya karşı savaş açmak, dolaylı olarak dine karşı da savaş açmak manasına gelir. İmam Hatip okullarına, okullarda ve kurslarda din derslerine (eğitim ve öğretimine), dindarların (namazında niyazında olan, helal ve haram çizgisini ayırarak yaşayan müminlerin) kamu hizmetinde çalışmasına, bunun bir sonucu olarak başını örtenlerin (tesettüre riayet edenlerin) okumalarına ve çalışmalarına, faizsiz bankacılığa, kadınlara mahsus yüzme yerlerine, isteyenlerin inancı gereği tercih edebilmesi için içkisiz mekanların da bulunmasına... karşı çıkmak dindarlaşmaya karşı çıkmaktır.
Dindar Müslümanların talepleri ya imkanları göz önüne alma veya İslam anlayışında meydana gelen değişim yüzünden eksilmiş, "İslam'ın hakim olduğu toplum" yerine, "kamil manada din özgürlüğünün hakim olduğu toplum" büyük çoğunluğun talebi haline gelmiştir. Parti olarak bakıldığında da MNP'den Ak Partiye doğru böyle bir değişim ve dönüşüm oluşmuştur.
Laikçiler bundan bir süre (mesela 28 Şubat) öncesine kadar "ülkede şeriatın hakim olmasını istemeye, bunun için çalışmaya" irtica derken, bunu laikliğe aykırı olarak değerlendirirken, son zamanlarda "kamil manada din özgürlüğü ve buna imkan veren bir laiklik anlayışına, bunları sağlamak için istenen anayasa değişikliğine" irtica demeye, bunu "rejimi değiştirme teşebbüsü" olarak nitelendirmeye başlamışlardır. Uzlaşmadan söz edenlerin bu noktaya dikkat etmeleri gerekiyor. Laikçilerle "tam demokrasi, insan hakları ve özgürlükleri" üzerinde uzlaşmak da mümkün gözükmüyor; çünkü onlar "dindarlaşmaya hizmet etmesi halinde" demokrasiyi de istemiyorlar.
Dindar Müslümanların barış ve huzur içinde yaşamak, ülkenin bütünlük ve bağımsızlığını tehlikeye atmamak, masumların kanlarının boşuna akmasını engellemek, ülkenin ve milletin düşmanlarına fırsat vermemek gibi gerekçelerle tahammül ettikleri, uyum gösterdikleri sistemin/rejimin İslam'a göre hükmü ve durumuna şöyle bir göz atıldığında "tahammül ve tahammülsüzlük" bakımından iki kesimin farkı da ortaya çıkmaktadır.
Sekülarizmin hedefi insan hayatında dinin yerini asgariye indirmek, dini vicdanlara hapsetmektir.
Laisizmin hedefi de devleti (kamusal alanı) dinin etkisinden uzak tutmaktır. Bu da iki farklı laiklik anlayışına göre değişik olarak yürütülmektedir:
1. Laikçilere göre kamusal alanda dini görünmez kılmayı sağlamakla,
2. Mutedil (ılımlı) laikliğe göre kamusal alanla (devletin erkleriyle) ilgili düzenleme ve uygulamalarda bir dini kaynak olarak almamak ve ona inanmayan veya inandığı halde uygulamak istemeyenlere dayatmamak suretiyle.
Bu ikinci laiklik anlayışında, başkalarının inanç ve hayat tarzlarına müdahale edilmedikçe, onların haklarına zarar vermedikçe kamusal alanda da dinin görünmesi ve yaşanmasında sakınca yoktur.
Hangi çeşidi olursa olsun sekülarizm ve laikliğin İslam ile uzlaştırılması, bağdaştırılması, uyarlanması mümkün değildir. Evet, İslam'da insanları dine inanma ve ibadet konusunda zorlama yoktur, ama İslama inanmış olanların da din kurallarını serbest olarak çiğneme hak ve özgürlüklerinden söz edilemez. İslam'ın bağlayıcı kaynakları, bütün müminlere "emir bi'l-marûf nehiy ani'l-münker" vazifesi vermektedir; bu vazife tarih boyunca kısmen devlet, kısmen de sivil toplum tarafından yerine getirilmiş, din ve ahlak kurallarının alenen (açıkça) çiğnenmesine izin verilmemiştir.
Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN








