
Dünya değişiyor, teknoloji gelişiyor, eğitim seviyesi artıyor ama içimizi kemiren "Politik hastalık" yerinde duruyor. Halen ülkemizin gelişmesine engel olmaya devam ediyor.
Politik ve siyasi hadiseleri takip ettiğinizde insanın hakikaten bazen içi bunalıyor, karamsarlık ve ümitsizlik ağır basıyor. Olayların takibi ile doğru orantılı olarak stres de üst seviyeye çıkıyor ve bu durum insanda “marazi” bir hastalığa yol açabiliyor.
İşte “medyakolik” diye tabir ettiğimiz, siyasetle oturup siyasetle kalkanlar ve olayları hep bu gözlükle görüp değerlendirenler bir nevi bu “marazi” hastalığa yakalanmış kişilerdir. Bunlar adeta takım tutar gibi parti tutarlar. Bunlarla rahat konuşamazsınız. Bunlar saldırgan kişilerdir. Kafa yapılarına uygun konuşmadığınız sürece sizi dinlemezler, hep itiraz ederler çünkü tek doğru onların kafalarındadır. Bu nedenle sürekli karşı koyar, köpürür, saldırırlar. Ağzınızla kuş tutsanız inandıramazsınız. Kalpleri ve kafaları kapkaradır.
İçlerindeki bu halet-i ruhiye onları esir almıştır. Onların her dediğini kabul etmezseniz sizleri karşı gruptan sayarlar. Sizin farklı fikirlerinizi kabul etmezler. Sizin ak dediğinize onlar kara derler, hakikati uydurma ve yalan diye alaya alırlar.
Millet ve memleket menfaati onları zerre miskal enterese etmez. Dünya yıkılsa umurlarında değildir. Melek karşılarına çıksa şeytandır diye lanet okurlar, dışı içi kapkara şeytan ruhlu yandaşlarını da melektir diye savunurlar.
Evet böyle bir siyasetten ve bu tip bir kişilikten Allah’a sığınmak lazımdır. Zira böyle siyasetten zarardan, şerden başka hiçbir hayır gelmez.
Dikkat edin kendilerini vatanın hamisi gibi görürler ve savundukları da kendi koydukları kurallardır. İnsanı yücelten ve yükselten evrensel kuralları dışarıdan ithal diye kaale bile almazlar. Demokrasi ve insan haklarını savunanları imha edilmesi gereken mikrop ve virüsler gibi değerlendirirler. Bu nedenle dayanakları baskı ve istibdat olup hep kaba kuvvete başvururlar.
“Oysa zamanımız kaba kuvvet ve tahakküm zamanı değildir. Kılıç devri bitti. Bu zamanın ruhu, kuvveti, hâkimi, ağası hak’tır, akıl’dır, bilim’dir, kanun’dur, kamu oyu’dur. Kimin aklı keskin, kalbi nurlu, parlak olursa yalnız o ayakta duracak ve yükselecektir.”
İlim yaşlandıkça arttığından, kuvvet ihtiyarlandıkça noksanlaştığından kuvvete dayanan hükûmetler/ devletler bir bir yok olmuşlar. İlme ve demokratik yönetime dayananlar ise yükselmiş ve hâkimiyetlerini sürdürmektedirler. Tarih bunun örnekleri ile doludur.
Bugün kendimize baktığımızda medeniyet yolunda ilerlerken daha önce bu yoldan geçen ülkelerin karşılaştığı aynı benzer badireleri yaşamakta ve aynı engellerle karşılaşmaktayız.
Şayet insaf ve tarafsız bir gözle olayları değerlendirebilirsek medeniyet yolundaki bu engelleri ve kurulan tuzakları yani senaryoları ve senaristleri zannederim ki rahatlıkla görebilir ve teşhis edebiliriz.
1908 meşrutiyeti ilân edilirken aynı engeller yine halkın karşısına dikilmişler idi. Bu nedenle meşrutiyetin ancak onda birine müsaade edilmiş ve uygulanabilmişti. O zaman ki tabirlerle ‘husumet kurtları’, ‘vahşet ayıları’, ‘cehalet ejderhaları’ meşrutiyetin önünü kesmişler ve büyük medeniyet yürüyüşümüze sekte vurmuşlardı. Maalesef bizler halk olarak demokrasinin önünü açamadığımız için medeniyet yarışında gelişmiş ülkelerle aramızda yüzyıllık bir fark oluştu. Böylelikle medeniyetin nimetlerinden mahrum bir şekilde halk olarak sefil ve fakir bir hayat sürmek zorunda kaldık. Pasta sadece ‘oligarşik güçler’ arasında ‘kardeşçe !’ (kurt taksimi) paylaşıldı.
Bugün muasır medeniyet hedefine yürürken yine aynı engellerle karşı karşıyayız. Ama bu defa şartlar yüzyıl öncekinin şartları değil. Artık geçmişe oranla aydınlanan halk, hadiselerin iç yüzünü ifşa eden medya, önemli mevkilerde görev yapan insaf ve hamiyet sahibi insanlar ve hepsinden de önemlisi samimi olarak demokrasi kriterlerini hedef noktasına koyan hükûmet ve dünyadaki değişen konjüktörler…vb bu engelleri aşmak ve tam demokrasiye ulaşmak için vesayet rejimini zorlamaktadırlar.
Kulun bir hesabı varsa unutmayalım ki Allah’ın da bir hesabı vardır. Eninde sonunda O’nun dediği olacaktır. Her şey kader ile takdir edilmiştir.
Dolayısıyla ‘kader’in hükmünü de unutmamak lazımdır. Hiç bir şey ilahî kanundan hariç olamaz.
Her şeyin bir ömr ü tabîisi, bir vakt-i merhunu vardır. O vakit geldiğinde söz artık O’nundur. Beşere susmak ve hükme boyun bükmek düşer. İnşallah bu baskı ve tahakküm devresi de ömrünü tamamlamıştır. Bahsettiğim değişen olumlu şartların zorlamasıyla uzun süren ‘istibdat dönemi’ de zeval bulacaktır.
Ben de başbakan’ın dediği gibi diyorum;
Ümitvar olunuz! Bu istikbâl inkılâbı içerisinde en gür ses barışın sesi olacaktır, inşallah.
Recai BİLEN



