You are here: Ana Sayfa NUR DÜNYASI Ubudiyet ve hizmet anlayışı..

Ubudiyet ve hizmet anlayışı..

e-Posta Yazdır PDF

Cihadın amacı nedir. Namazsız, tesettürsüz cihad olur mu? "Büyük Cihad" olan nefisle mücadele mi yoksa "Küçük Cihad" olan dışa dönük tebliğ çalışmaları mı?

Cihadla ubudiyet ve takvayı beraber yapmak ve birini yaparken diğerini ihmal etmemek, Peygamber Sünnetini kendi hayatında en mükemmel şekilde fiilen tatbik eden Üstadın önemli ve örnek vasıflarından biri.
Zübeyir Gündüzalp bu hususu Sözler’in sonunda neşredilen Konferans’ında izah ediyor.
Bu izahlar, bolca “namazsız mücahid”in türediği günümüzde ayrı bir önem ve değer taşıyor.
Cihadın amacı ne? Özellikle Peygamberimizin bir sefer dönüşü “büyük cihad” olarak nitelediği nefisle mücadelede hedef, insanın imanını ubudiyetle kuvvetlendirip Rabbine yakınlaşması.
“Küçük cihad” denilen dışa dönük tebliğ çalışmalarındaki amaç ise, diğer insanların kalblerini de aynı mânâlara açmak, onların da imanlarını kurtarıp ubudiyete yönelmelerini sağlamak.

Onun için Üstad, millî mücadele devam ederken gittiği Ankara’da herkesin siyasî olaylara odaklandığı bir ortamda, zemin bulmaya çalışan tabiatçı ve materyalist ideolojiye karşı bir kitapçık yazmayı ve namaza lâkaytlıklarını gördüğü milletvekillerini ikaz etmek için beyanname neşretmeyi herşeyden çok daha önemli görüyor.
Bunun üzerine “Sizi kıymetli fikirlerinizden istifade için çağırdık, ama siz önce namazı gündeme getirerek aramıza ihtilâf verdiniz” diyerek kendisine sitem etmeye kalkan M. Kemal’i “Paşa, paşa! Kâinatta en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır” cevabıyla susturuyor.
Ve bu hassasiyetini hayatı boyunca koruyor.
Savaş yıllarında bile, heyecanlı aktüel hadiselerin, dikkatleri iman hizmetinden alıkoymaması için talebelerini ısrarlı bir şekilde uyarıyor.
“Meyve’nin Dördüncü Meselesi” başta olmak üzere, ilgili bahis ve mektuplar bunun belgeleri.
Ama aynı Üstadın, “Leyle-i Kadir notları” yazımızda nakledilen hatırada geçtiği üzere, Mustafa Sungur’u, Kadir Gecesinde evrad ve ezkârla coştuğu bir sırada çağırıp “Ankara’da milletvekili Tahsin Tola’ya şöyle bir mektup yazman gerekiyor” talimatı vermesi, burada da çok ince bir dengenin söz konusu olduğunu gösteriyor.
İlk bakışta, mübarek bir gecede evrad ve ezkârla meşguliyetin, bir siyasetçiye mektup yazmak gibi “basit, sıradan, önemsiz” gibi görünen bir işten çok daha değerli olduğu düşünülebilir.
Ama Üstad öyle bakmıyor; Sungur’un okumakta olduğu evrad-ezkârı bir kenara bırakarak derhal o mektubu yazıp göndermesini istiyor.
Demek ki o gece o mektubun yazılması, hizmetin gereği ve maslahatı açısından, evrad ve ezkâr okumaktan çok daha önemli ve öncelikli.
Evrad okumak, şirket-i maneviyenin sevap hanesini zenginleştirmek gibi genel bir sonucu olsa da, netice olarak şahsî kemalâtla ilgili bir husus.
Ama hizmetin başkentteki meselelerini takiple vazifeli bir milletvekiline yazılacak mektup, hizmetin selâmetini ve bütün o şirket-i maneviye mensupları ile iman hizmetinden haberdar edilmeyi bekleyenlerin hukukunu ilgilendiriyor.
Onun için de, Kadir Gecesinde bile, şahsî evrad ve ezkâr okumalarının önüne geçebiliyor.
Üstadın Afyon hapsi mektuplarından birinde yer alan ifadeler de bu bakımdan çok manidar.
Üç Ayların idrak edildiği bir mevsimde, “Bu günlerde kısmen müdafaatla zihnen meşguliyetimden teessüf ederken kalbe geldi ki: O iştigal dahi ilmîdir; hakaik-ı imaniyenin neşrine ve serbestiyetine bir hizmettir, bu cihette bir nevi ibadettir” diyor Üstad (Tarihçe-i Hayat, s. 512).
Bina edildikleri hakikat zemini ve dayandıkları adalet ölçüleriyle dünya hukuk fakültelerinde okutulması gereken tarihî birer vesika niteliğindeki müdafaaların, hem ilmîlikleri cihetiyle, hem de iman hakikatlerinin neşir ve serbestiyetine hizmet için hazırlanmış olmaları açısından “bir nevi ibadet” olarak vasıflandırılmaları çok ilginç.
Sonraki devirlerde bu mânâyla örtüşen her çeşit yazı, makale, neşriyat gibi çalışmaları da bu kategoride mütalâa etmek yanlış olmasa gerek.
Yeter ki, niyet ve eksen iman hizmeti olsun.
Kazım GÜLEÇYÜZ

 

 
  • AYET MEALİ

  • HADİS

  • RİSALE-İ NUR

Ey iman edenler!

Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.

O sayılı günler,  Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır.

Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin.

(Bakara:183-185)

 

 

 

Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

"Oruçlu için iki sevinç vardır. Biri iftar vaktindeki sevinci, diğeri Ahirette Rabbine kavuştuğu andaki sevincidir."

"Cennette "Reyyan" denilen bir kapı vardır. Bu kapıdan kıyamet gününde Cennete yalnız oruçlular girerler; o kapıdan onlardan başka hiç bir kimse giremez."

 

İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü, insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki, iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, bir şükr-ü mânevîye mazhar olur. (Mektubat)

CEVŞEN'DEN DUA..


pow3rz crew PIC Devreler PIC Devreler ankara caddesi haber